Orhan Kemal ve Bereketli Topraklar Üzerinde

Sevi Çınar

bereketli_topraklar_zerindeOrhan Kemal'in asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü'dür. 19 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğmuştur. Çocukluk yılları, babasının siyasi nedenlerden dolayı Suriye'ye kaçmasından dolayı oldukça güç geçmiştir. Erken yaşta bir fabrikada işçi olarak çalışmaya başlamıştır. Daha sonra çeşitli işlere girecektir

. Adana'da Milli Menfucat Fabrikası'nda katiplik yapmaktayken, fabrikanın sahibi Nuri Ağa'nın babasının siyasi kimliğini öğrenmesiyle birlikte, imalat ambarı memurluğuna verilir. Yine aynı fabrikada çalışan işçi kızlardan Nuriye'ye gönül verir, ve evlenirler. 1938'de kızı Yıldız doğduktan 20 gün sonra askere çağırılır. Askerliğin bitmesine 40 gün kala ihbara uğrar, Nazım Hikmet'in ve Maksim Gorki'nin kitaplarını okuduğu öne sürülerek 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Orhan Kemal, ilk şiirlerine Kayseri cezaevinde başlar. Bunlardan ilki Reşat Kemal imzasıyla ve “Duvarlar” başlığıyla 25 Nisan 1939'da Yedigün isimli bir dergide yayımlanır.

Bu yüzleri salyalı, kirli, iğrenç çehreler
Korkunç bakışlarıyla beni çıldırtacaklar…
Kim bilir belki bir gün içeriye girenler,
Yerde cansız uzanmış, bir ceset bulacaklar

Bir hayata el atan, bu imansız duvarlar,
Arasında bunalan, deliren bir insan var..

Daha sonraları çeşitli dergilerde birçok eseri yayımlanır Orhan Kemal'in. Nazım Hikmet 1940 Aralığında Çankırı cezaevinden Bursa cezaevine getirilecektir. O sıra, hapishane kaleminde çalışan Orhan Kemal onun geleceğini haber almış ve çok sevinmiştir.

Image Orhan Kemal o sıralar şiir yazmaya devam etmektedir. Bir gün çok sevdiği şiirlerini N.Hikmet'e okur. Bunlar romantik, süslü, ölçülü, uyaklı ürünlerdir. N.hikmet, O.Kemal'in şiirlerine ağır eleştiriler yapar. Şiirlerini beğenmemesine rağmen yine de O.Kemal'de bir sanatçı yanın olduğunu fark etmiş ve O.Kemal'e onunla yakından ilgilenmek istediğini söylemiştir. N.Hikmet'in, O.Kemal'in hayatında önemli bir yeri bulunmakta. Orhan Kemal, N.Hikmet'in yardımıyla sanat hayatında adeta büyük bir sıçrama yaşamıştır. N.Hikmet, O.Kemal'e Fransızca, ekonomi, politik, felsefe ve edebiyat derslerini büyük bir özenle, titizlikle ve sabırla verir. Bu arada O.Kemal bir de roman yazmaya başlamıştır. Bir gün romanın müsveddesi N.Hikmet'in eline geçer ve çok beğenir. Orhan Kemal'e mutlaka roman ve hikaye yazması gerektiğini öğütler. İşte o günden sonra başlar Orhan Kemal'in sanat yaşamı. Bir sürü hikaye, öykü, roman yazar. Bunları çeşitli kültür dergilerine gönderip yayımlatır. Dergi okuyucuları tarafından yapılan oylamada en iyi öykü yazarı seçilir. Daha sonraları roman, hikaye, öykü yazmaya devam eder ve birçok eser çıkarır meydana. Orhan Kemal aynı zamanda kalp hastasıdır. Bulgaristan'a tatile gittiği günlerde burada rahatsızlanıp, kriz geçirir ve 4 Haziran 1970'de hayatını kaybeder.

Sanatının amacını: “ İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat.” diye tanımlıyor Orhan Kemal. Toplumcu gerçekçi bir yazar. Toplumcu gerçekçilik, yapıtta halkın sorunlarının anlatılması, sosyalizmin yüceltilmesi gerektiğini savunur, kişilerin iç dünyasını yansıtan, bireyciliği öne çıkaran ve burjuva yaşam tarzını yansıtan yapıtlara karşı çıkar. Sanat, marksist etik ve estetik ölçüleriyle değerlendirilir. Sanat için sanat değil, toplum için sanat anlayışının savunucusudur. Orhan Kemal de toplumcu gerçekçi bir yazar olduğu için en iyi bildiği şeyi yazmayı savunmuştur. Romanlarını, kendi duygularını çok az katarak, genelde olduğu gibi, tüm gerçekliğiyle yazmıştır.

Felsefi görüşü Bilimsel Materyalizm'dir. Hikaye, roman, tiyatro oyunlarının amacı bozuk düzenin nedenlerini insanlara göstermek, bu nedenleri göstermekle kalmayıp düzeni düzeltmeye çaba göstermelerini sağlamak, bu çabanın el birliğiyle gösterilmesi gerektiğini vurgulamaktır.

Orhan Kemal'in bir diğer özelliği de insanları yaşadıkları nesnel koşullar içinde değerlendirmesi, onlardan tiksinmektense, onlara kızmaktansa, onları anlamaya çalışmasıdır.

“Bereketli Topraklar Üzerinde”ye gelince Orhan Kemal'in başarılı romanlarından sadece bir tanesi.

Orta Anadolu'nun 80 evlik köylerinden biri olan “Ç” köyünden, çalışmak için Çukurova'ya inen üç arkadaşın hikayesi. İflahsızın Yusuf, Köse Hasan, Pehlivan Ali. Bu üç arkadaşın ekmek kavgası için şehre çalışmaya inmelerini, buradaki yaşam tarzına, insanı insan olmaktan çıkaran çalışma koşularının ağırlığına, tüm bu şehrin kirlenmişliğine, zorluklarına ayak uyduramayıp, bir zaman sonra bu şartlar altında ezilip, her biri farklı yerlere savrularak yok olan üç arkadaşı anlatıyor.

Yusuf, Hasan ve Ali şehre inerken orada hemşerilerinin bir fabrikası olduğunu bilirler ve hemşerilerinin onları görünce çok mutlu olacağını ve onları hemen işe alacağını düşünürler. Ne de olsa fabrika sahibi hemşerileridir onlara göre. Oysa fabrika sahibi artık hemşeri değil, patrondur. Burada hemşericilik sınıfsallığın üstünü örtüyor. Olaya patron ve işçi olarak değil, hemşericilik penceresinden bakıyorlar. Olayı tamamen feodal sınırlar içinde değerlendirip, sınıflar arasındaki karşıtlığı göremiyorlar. Ama Orhan Kemal, romanın akışında hemşericiliğin bu koşullarda bir etkisinin olmadığını güzel bir şekilde anlatıyor. Üç köylünün iyi niyetlerinden dolayı göremediği sınıfsallığı biz gayet iyi görebiliyoruz.

Image Daha sonra fabrikada işçi olarak çalışmaya başlıyorlar. İş çok ağır, çalışma saatleri uzun, karşılığında alınan paranın az olmasıyla birlikte, bir de ırgatbaşı rüşvet alıyor. Bu kadar ağır koşullarda çalışmalarına rağmen hiçbir sosyal güvenceleri yok. Hastalandıklarında ölüme terk ediliyorlar. İki gün sonra yerlerine sağlam, sağlıklı ırgatlar alınıyor. Köse Hasan da romanda böyle bir örnek. Çalışma koşullarından dolayı kısa bir süre sonra hastalanıp çalışamaz hale geliyor. Yusuf ile Ali bu sırada başka bir inşaat işi bulup Hasan'ı orada bırakıp gidiyorlar. Yeni işlerinde çalışmaya başladıkları sırada arkadaşlarının öldüğü haberini alıyorlar. Oysa köyden çıkarken birbirlerini asla bırakmayacaklarına dair söz veriyorlar; söz veriyorlar ama maddi yaşam koşulları onlara düşündüklerinden çok daha farklı bir yaşam sunuyor. Hasan'ın ölümünü kaderci bir şekilde değerlendiriyor iki arkadaş. “Ölecekti, bizim elimizden bir şey gelmezdi” diye düşünüyorlar. “Hastalanacağı vardı, hastalandı” deniyor. Hastalığı oluşturan etkenleri, çevreleyen koşulları hiç göz önünde bulundurmuyorlar. Çalıştıkları hemşerilerinin fabrikasının ağır iş koşullarından dolayı köse Hasan'ın hastalandığını ve ölüme terk edildiğini düşünmüyorlar.

Yusuf gün gün inşaat işçiliğini öğrenirken Ali, Fatma adında bir kadına kapılıp gidiyor. Burada kadına bakış açısı veriliyor. Kadın tamamen bir mal olarak görülüyor ve kullanılıyor. Gözlemlediğimizde 16 yaşında genç ve güzel bir kadın Fatma. Bu yüzen herkes Fatma'ya musallat oluyor. Herkes onun bedeninden, teninden fayda sağlamaya çalışıyor. Metalaştırılıyor bir zaman sonra. Maddi ve bireysel çıkarlar karşılığında bedenini satıyor Fatma. Sadece cinsel doyumu karşılayıp oradan oraya savruluyor zamanla.

Pehlivan Ali'yi inşaattan alıp patoz işçiliğine sokuyor daha sonra Orhan Kemal. Bir de onların yaşayışlarını gösteriyor. Onların çalışma şartlarını. Burada belki de her yerden pespaye bir yaşam karşılıyor bizi. Irgatbaşı 45 kişinin çalışması gereken patoz işinde 35 kişi çalıştırıyor ve kalan 10 kişinin yevmiyesini cebe indiriyor. Irgatlar zorla uyuşturucuya, kumara itiliyor, kazandıkları üç beş kuruş böylece geri alınıyor. Yemeklerin en kötüsü veriliyor, her şey kurtlu, küflenmiş ve çürük. İşin ağırlığına dayansınlar, koşulların kötülüğüne isyan etmesinler diye ırgatlara sürekli esrar satılıp, sağlıklı düşünmeleri engelleniyor. O günün koşullarında tepkiyi örtmek için geçerli olan araç uyuşturucu, bugünün koşullarında da bunu görmek mümkün. Uyuşturucu ya da uyuşturmak kapitalizmin doğası gereği her daim ihtiyaç olan bir araç aslında. Bu yüzden kapitalizm insanların tepki vermesini engellemek için her dönem kendi araçlarını üretiyor. O günün şartlarında uyuşturucu satılıyordu; bugün ise uyuşturucunun yanında medya, magazin, moda, futbol, barlar, kafeler, kahve falları vb. ile uyuşturuluyor insanlar. Televizyonda her daim, hiçbir eğitici yanı bulunmayan, mafyavari örgütlenmeyi özendiren diziler yayınlanarak, insanlar şiddete yönlendiriliyor. Bir şekilde beyinleri uyuşturularak kendi hayatlarına yön veremez hale getiriliyorlar.

Ağa'yı ise bir paragrafta anlamak mümkün romanın içinde; Ali patoza ayağını kaptırıyor, o sırada ağa da orada, hatta ağa işçiyi daha seri çalışsın diye yüreklendiriyor. İşin çok fazla hızlanması nedeniyle Ali dengesini kaybediyor ve patoza ayağını kaptırıyor. Burada olan kazanın sorumlusunun kendisi olmasına rağmen ağa, arabası kan ile kirlenir korkusuyla Ali'yi alıp hastaneye götürmüyor ve oradan hemen arabasına binip kaçıyor. Bir tek Zeynel denilen bir işçi isyan ediyor her şeye; yemeğe ,çalışma koşullarına. Zeynel de ağır bir işte çalışmakta, bu yüzden o da uyuşturucu kullanıyor. Ama uyuşturucu kullanmasına rağmen, bilinçli olarak uyuşturulmasına rağmen yine de tepki veriyor bir zaman sonra. Zeynel'in tepkisini gözlemlediğimizde tamamen kendiliğinden, olayın gerçekliğinden doğan bir tepki olduğunu görüyoruz. Kinlenmekten kaynaklı bir tepki. Sorunun köküne inemiyor, yüzeysel kalıyor Zeynel. Tepkisini, ırgatbaşıyı hırpalamak ya da harmanı yakmak olarak gösteriyor.

Roman genel itibariyle oldukça başarılı. Gerçekleri yansıtan bir ayna gibi adeta. Bir bütün olarak romanı değerlendirdiğimizde ise, Bereketli Topraklar Üzerinde saptamaları son derece güçlü, gerçekliği yansıtması, yalın, sade anlatımıyla oldukça güzel bir roman. Okumanızı tavsiye ederiz…