Bencillik Kovulacak, Yürekler Birbirini, Yeni Bir Kardeşlik Tanımı İçin Çoğaltacaktır...

Bahadır Deniz

İnsanlığı, baharına kavuşturup, tüm mevsimleri bahar kılmanın mümkün olduğunu, maddi verilerle kanıtlayan ve böyle bir sonuç için gerekli olan adımları kararlılıkla atan devrimciler; kapitalizmin insana bulaştırdığı hastalıklar içinde, belki de en çok, bencillikle mücadele etmek zorunda kalır.

Bencillik, öyle bir beladır ki, en güçlü tıkaçlara rağmen, sağa-sola sızdığını ve yanıbaşınızda varlık gösterdiğini görürsünüz. Bu belayı vareden sistemi tümüyle ortadan kaldırmak için oluşturduğunuz örgütlenmede bile; bencillik, türevler halinde kendini varetme şansı bulur. Bencillikle malûl kişi, örgütün içindeyken; örgütün ne yaptığını değil, kendisinin ne yaptığını önemser. Örgütün kazandığı prestijden önce, kendisinden övgüyle söz edilmesidir önemli olan.

İnsanın kanına karışmışçasına kökleştiği için, önünü kurallarla kestiğinizde, kuralların arasından sızacak bir boşluk arar; bu nedenle, bencillikle mücadele, kişinin kendi içsel denetimi ile de yakından ilintilidir.

Peki, özgürlük içirici özneler, bencilliğe nasıl prim verir; kıyıdan-köşeden de olsa, ruhuna sızmasına nasıl müsaade eder; bencillik, bir çeşit özelleşme/yalıtılma olduğuna göre, özgürlük özneleriyle nasıl bağdaşır? Bu soruların kendisi bile, bencillikle mücadelenin kolay olmadığına işarettir.

Ruhundaki yatakları, kardeşleşmeyi güçlendirici imkanlar için ayıran devrimciler; bencillik eğilimini içlerinden, bir hırsızı kovar gibi kovabilmelidir. Bir çeşit "kendi içine kapanmak" ve "kendi hesabını tutmak" demek olan bencillik kovulduğunda, bir şeyler kaybediliyormuş gibi görünür. Gerçekte ise, söz konusu olan, bir kazanımdır; kişiliğin ve geleceğin kazanımıdır; yaşama, daha geniş ve daha mutlandırıcı ufuklarla dahil olabilme şansının yakalanmasıdır. Bunlar; yapay, hayali veya ucuz hesaplar değildir. Kimseyi yüzüstü de bırakmaz. Öncelikle, devrimci ilişkileri örerken, hangi ilişkileri reddettiğimize bakmalıyız. Babanın anneye, annenin çocuğa, kardeşin kardeşe bencillik yaptığı, içten hesaplarla onunla yarıştığı; elindekine-avucundakine ve hatta tabağındakine göz diktiği; başarısını kıskanıp, ayağını kaydırdığı bir dünya; kapitalizmin maddi ve ruhsal olarak beslediği dünyadır.

Düşünsenize, kendi karnında taşıdığı, adeta kendi kanıyla ve canıyla beslediği ve kendi içinden çıkan çocuğa, bir kadın nasıl bencillik eder? Bu doğal mıdır? İnsanca mıdır? Elbette ki değildir. Ve zaten kapitalizm bu nedenle, "insanlık öncesi son toplum biçimidir". Böyle bir sistem aşıldığında, kadınlar bütün çocukları, kendi çocuğu gibi (ayrımsız) sevecek ve tüm insanlar, birbirlerinde sevecek çok daha güzel nitelikler bulacaktır. Kaldı ki insanın, sevgi merdivenine basamak ekleme niteliğinin önündeki engeller kalktığında, sevgi sebepleri sadece sayıca değil, nitelik olarak da çoğalacak; estetize olan ilişkiler, insanları, güzelliğin sanatçısı haline getirecektir.

Bugün biz, önüne böylesi güzellikler koyup yola çıkmışken, neden mi bir anda onbinlerle çoğalamıyoruz? Neden mi, bizim saflarımızda da birbirinin sırtına basmaya kalkışanlar, yalana başvuranlar, paylaşımda büyük dilime gözdikenler, kendilerine "özel muamele" isteyenler oluyor? Belki de bunun cevabını, "başka türlü olması beklenebilir mi?" diye vermek gerekiyor. Yani, aslında ortada karışık bir durum yok. Birbirine kötülük yapan ve hatta bundan zevk alabilen bir insan tipi yaratabilmiş olan kapitalizme karşı, üstelik de kapitalizmin içinde mücadele ederken, bunun izlerine, saflarımıza taşıdığımız insanlarda da rastlanmasına şaşılacak bir yan yok...

Önemli olan, kapitalizmin insanın kişiliğine şırınga ettiği niteliklerin aşılabilirliğine kanaat getirmek ve hareket tarafından bu amaçla geliştirilen yöntemlere güvenerek, sıkı sıkıya sarılmaktır. Bağrında yoğun bir katılımı barındıran hareket, aynı zamanda, uyulması zorunlu olan bir irade eşliğinde varlık gösterir. Her yoldaşın katılımına imkan tanınır ve bu katılım önemsenirken; bunun, keyfiyete ve çokbaşlılığa varan bir kontrolsüzlük olarak algılanmasına izin verilmez. Gerektiğinde bir psikologdan çok daha etkili olabilecek tecrübe ve yetenekle donanmış kadrolara sahip olan hareket; örgütsel yaşamın olağan seyrinde de, bir çeşit müdahale ve tedavi gerektiren olağanüstülüklerde de keyfiyete kapının aralanmaması için, yöntemini, kalıcı taşlarla örer. Masanın üzerine bir hasta yatırıldığında, her yoldaşın bir cerrah olma isteği, güzel ve anlaşılır bir reflekstir. Ne var ki, hastanın sağlığı, duygusal sahiplenmeyi değil, neşterin doğru elde bulunmasını gerektirir. Bu yaklaşımı, örgütsel yaşamın müdahale gerektiren sorunlarına taşıdığımızda, çıkarılması gereken sonuç; hareketin yeterli birikime sahip olduğu ve geliştireceği çözümlere her koşulda güven duyulması gerektiğidir. Unutulmamalıdır ki, kapitalizmin yıkıcılığını değil, sosyalizmin yapıcılığını kendine rehber edinmiş ve böyle bir atmosferden gıdalanmış olan kadroların birikimi, okullarda verilen derslere sığdırılamayacak nitelikler barındırır. Yoldaşlarımız, aynı zamanda öğretmenlerimizdir; yolgöstericimiz, doktorumuz; gönül, yürek ve akıl ortağımızdır. Yoldaşlığın hakkını gerçekten verdiğimizde, yeryüzünde hiçbir canlının bizler kadar şanslı olmadığını göreceğiz. Çünkü, devrimcileşmiş yüreklerin, birbirine ne çok şey verebildiğini, yaşamın her an'ını bir aşk heyecanıyla örebilmenin neden, ancak devrimcilikte mümkün olduğunu o zaman daha somut göstergelerle algılayacağız.

Hiçbir şeyi aceleye getirmeyen; eldeki kazanımları, sabırsızlığa ve özensizliğe kurban etmeyen; yasak-savan değil, isteyerek yapan insanlar; faaliyet alanlarını güzelleştirirken, kendileri de güzelleşirler. Devrimciler, kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmek üzere yüklendikleri işi, hint yağı içer gibi, gözlerini kapatıp bir çırpıda yapmazlar. Bu tarz, devrimciliğin; kendini ve yaptığın işi sevmek, yüklendiğin işlevle barışık olmak ve alınan gıdayı sindire sindire büyümek biçimindeki gereklilikleriyle bağdaşmaz.

Biz, uzaydan geldiğimizi veya "biyonik adam" olduğumuzu söylemiyoruz. Aksine, acıyı daha şiddetli duyan bir ruhsal yapımız var. Ama, "kaderimiz"i elimize aldığımızda, bugüne kadarki tüm "yapıcı"lardan daha iyi ve daha doğru şeyler yapacağımızı iddia ediyoruz. Bizim çözümümüz var. Sistemi de insanı da tanıyoruz. Emperyalizm hapşırdığında, yeni-sömürge Türkiye'nin neden zatürre olduğunu da; sarışın gözyaşlarının, esmer gözyaşlarına neden benzediğini de biliyoruz. Biz, bir aileyiz; üyeleri, yoldaşlarımızdır. Sadece sevinci değil, acıyı da paylaşıyoruz. Kahkahasını, birbirinin yüreğine dökmenin anlamı, gözyaşlarını birbirinin avucuna dökebilmenin anlamıyla büyüyor.

Hareketimiz, insanlararası ilişkinin tüm biçimlerini, kendi duruşunun gereği olarak yeniden tanımladı. Kardeşliğin, dostluğun, düşmanlığın, sevginin ve sevgide doruk noktasının bu yeni tanımlarını yaşamlarında somutlayan yoldaşlarımız; değerlerimizin rengini almış bir havuz oluşturmaktadır. Bu havuz giderek büyüyecek, rengi netleşecek ve içinde barınabilmenin kıstasları daha somut göstergelerle izlenebilir hale gelecektir. Ciğerleri oksijene alışanlar, böyle bir ortamda çoğalırken, oksijenle barışamayanlar, süzgecin dışında kalacaktır. Hareket, madem ki bir nehirdir ve insanlık denizine açılmaktadır. O halde, denize karşı umudumuz da aşınmamalıdır. İnsanlık denizi, kendisine yakışmayan tekneleri mutlaka kusacak ve umuda yelken açmış gemileri bağrına basacaktır.

BAŞARIYI MÜMKÜN KILACAK OLAN, KENDİ ÖZGÜCÜMÜZDÜR

Milyar dolarlar, akıllı silahlar, nükleer vurucu güç, vb. ile karşımıza dikilen kapitalizmin belini bükeceksek; öncelikle, duruşumuza üstünlük kazandıracak olan nitelikleri doğru tanımlamalıyız. Makinanın en gelişkin olduğu yerde bile, insanın makinaya üstünlüğünü anımsatan ve "biz yine de asıl gücümüzü insandan alacağız." özgüveniyle hareket eden devrimciler, bir burjuvanın ufkuna sığmayacak niteliklerin kazanılabileceğini sadece iddia etmez; kendi yaşamında/şahsında somutlayarak mümkün olduğunu gösterir.

Biz iddialıyız, biz zoru başaracağız. Ateşi bulan insanlık, demiri eritti; erittiği demirden alet yaptı. Yani ihtiyaç, imkansız gibi görünenin üretimini mümkün kıldı. Bizlerin işini kolaylaştıran asıl etmen, sınıfsal düşmanlarımızın, insanlık rüzgarına karşı duruyor olmasıdır. "Bir silkelesek, düşecekler" demiyoruz. Ama, düşünsenize yoldaşlar; denizi dalgasız, yürekleri sevdasız kılmak, ırmakları ters akıtmak mümkün mü? Mümkünse bile, sürekli kılınabilir mi? Kısacası; insanal refleksler, tarih, doğa, hepsi bizden yanadır. Gücümüzün ve avantajımızın farkına vardığımızda; bunu, doğru kullanabildiğimizde; özellikle de, bünyemizde "çatlak oluşturan" değil, "tamir eden" hale geldiğimizde; kavgayı kaybetmek için hiçbir nedenin olmadığını göreceğiz.

Dava insanları, davayı zafere taşırlar. Yaşamımızı, bir dava insanına yakışacak şekilde düzenlemeli ve unutmamalıyız ki, bizi güçlü kılan hareketimiz, dava insanlarının emeği ve teriyle bugüne geldi. "Dava insanı" deyip, geçmeyelim; Lenin'in, İvan Vasilyeviç Babuşkin için söyledikleri, bir dava insanının bir hareket/parti için ne denli önemli olduğunu anlamaya yeterlidir.

"Babuşkin devrimden 10 yıl önce işçilerin Sosyal-Demokrat Partisi'ni yaratmaya başlayan işçi sınıfının savaşçılarından birisidir. Böylesi savaşçıların, proleter kitleler arasındaki yorulmaz, kahramanca, sebatlı çalışması olmasaydı, RSDİP bırakın 10 yılı, 10 ay yaşayamazdı." (Lenin)

Hepimizin yüreğinde; insan olmanın, güzeli çirkinden, aklı akılsızlıktan, yararlıyı zararlıdan ayırabilmenin mutluluğu; omuzlarımızda ise, sorumluluğu vardır. Kapitalizm denen cangılda, gerçekler devrimcidir; güzellikler bedel ister. Suyun en berrak yerini keşfedip; doğayı, su diye avuç avuç içebilmek, yaşamı bir devrimci olarak karşılayabilenlerin işidir. Bu nedenle onlara güzellikler yasak edilir. Ancak, bilinir ki yasak, sevdayı aşındırmaz; aksine, kamçılar. Davalarına, ölümüne sevdalı olan devrimciler; güzellikleri, tüm hücrelerinde kuşanırlar. Düşerler, kalkarlar; ama yollarına devam ederler. Bir dava insanı, bir yoldaş, bir sevdalı yürek olarak kalırlar. Bunun; önündeki engelleri devirmek, yaşamı kazanmak ve yüreğinin çağırdığı yere gidebilme şansını yakalamak olduğunu bilirler.