ERWİN FRİEDRİCH MAX PİSCATOR (Politik Tiyatro)

Sanat; özgür çalışma, özgür etkinliktir.

Satılmış emekle, ağır işle yabancılaşmamış kişinin anlatımıdır.

İnsanın insanla, insanın doğayla ilişkilerini özel bir biçimde belirler.

(Devrimci Tiyatro / Emile Copfermann)

 

“Tiyatro eylemi, zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir… Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur…”

(Augusto Boal / Teatro del Oprimido / Ezilenler Tiyatrosu 1974)

YAŞAM ÖYKÜSÜ

Hayatım; 4 Ağustos 1914’te başlar diyebilirim. O günden sonra barometre yükselmeye başladı…

-                13 Milyon ölü,

-                11 Milyon sakat,

-                50 Milyon savaşa katılan er,

-                6 Milyar atış,

-                50 Milyar metre küp gaz.

Erwin Friedrich Maximilian Piscator, 17 Aralık 1893’te Almanya’daki Hessen eyaletinin Ulm’daki Greifenstein köyünde bir küçük burjuva ailesinin oğlu olarak dünyaya gelir. Babası tüccardır; ailesinde birçok Protestan papaz vardır. Liseyi 1913’te Marburg şehrinde bitirip Münih Üniversitesi’ne kaydolur. 1914 yılında Münih’te Sanat Tarihi, Felsefe ve Alman Edebiyatı derslerine devam ederken, aynı zamanda Almanya’nın en tutucu tiyatrolarından biri olan ‘München Hoftheater’da küçük roller oynar. Bu arada, 1. Dünya savaşına katılmak zorunda kalır. Piscator’un militarizme ve savaşa karşı nefreti bu dönemde oluşur.

Savaş dönüşü, 1919’da Berlin’e yakın Königsberg şehrinde Tribünal Tiyatrosunu ve aynı zamanda Berlin’de Proletarische Theater’i kurar. Piscator‘un yalnızca politik propaganda ile yetinmeyip, gösterilerinin sanatsal biçimini de geliştirmeye çalıştığı Proletarya Tiyatrosu, sanatsal olmadığı gerekçesiyle ruhsatın polis tarafından yenilenmemesi üzerine 1921’de kapandığında, üye sayısı dört bine ulaşmıştır.

1923 – 1924 yıllarında Berlin’in kenar mahallesindeki Merkez Tiyatrosu’nu yönetir. Bu arada en önemli oyunu ‘R.R.R’dir. Ancak bu tiyatro, amacına ulaşamaz. Piscator’un gerçekçi bir anlayışla sahnelediği üç önemli oyundan sonra (Gorki-Küçük Burjuvalar, Tolstoy-Karanlığın Gücü ve Romain Roland-Le Temps Viendra (Günü Gelecek)) bu tiyatro, Rotter kardeşlerin eline geçer. Piscator da o sıralar Kayssler’den sonra sanat yönetmenliğine Fritz Holl’ün getirildiği, Sosyal Demokrat bir halk tiyatrosu olan Volksbühne’de çalışmaya başlar. Volksbühne’nin yöneticisi olur. Alfons Paquet’in ‘Bayraklar’ı (Chicago’daki işçilerin günde sekiz saat çalışmak için çabaları) ve ’Kasırga’sı (Rus devrimi üzerine), Schiller’in ’Haydutlar’ı, Ehm Welk’in ’Gottland Üzerinde Fırtına’sı, bu tiyatroda oynanan ve geniş çapta yankılar uyandıran oyunlardandır.

Gottland Üzerinde Fırtına, Piscator için çok çetin tartışmalar ortaya çıkarır. Konusu 1400’lerde geçen bu oyunu, o tarihlerden adım adım dönemin politik yaşamına getirerek politize etmiş ve sınıfsız bir toplum düşüncesiyle noktalamıştır. Tiyatronun yönetiminde söz sahibi olan sosyal demokratlar, Piscator’un sahnede sol propaganda yapmasını yasaklar. Piscator, işinden atılır.

1927’de kendi tiyatrosunu açar. ‘Piscator Tiyatrosu’nu. Oynanan en önemli oyunlar arasında Ernst Toller’in ‘Hoppala yaşıyoruz’ (Enflasyon üzerine), Tolstoy’un ’Rasputin’i, Jaroslav Hasek’in ‘Aslan Asker Şvayk’ı, Leo Lania’nın ‘Konjonktür’ü, (ticaret politikası), Erich Mahsam’ın ’Judas’ı (Yahudi düşmanlığı) vardır. 1929’da tiyatro kapanır. Parasızlık yüzünden. Ama Piscator’un gücü, bu yüzden azalmaz. Başka tasarıları vardır. Ne yazık ki, Hitler ve faşizm yüzünden düşündüklerini gerçekleştiremez.

1931 yılında çalışmak için Rusya’ya gider. Bir film çekmeye başlar ama bitiremez. (Anna Seghers’in ’Santa Barbara Balıkçıları’nın İsyanı’) Bu film, 1934’de tamamlanacak ve Piscator, Almanya’ya ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar dönebilecektir. Film tamamlandığı dönemde, ’Politik Tiyatro’ kitabı da Rusça yayınlanır. Bu dönemde Piscator’un Volga Cumhuriyeti’nde çekmek istediği bir film ve kurmak istediği bir tiyatro, yönetimce engellenir. Piscator böylesi zor bir durumdayken, Almanya’da Hitler yayılmacı ve saldırgan politikasını uygulamaya koyulmuştur.

Bir gün Piscator, Moskova’daki Metrapol Oteli salonunda otururken yanına Gordon Craig gelir ve Berlin’den geldiğini, Göbbels’in selamlarını getirdiğini, Naziler’in onu bir tiyatronun başına getireceklerini söyler.  Piscator ise bu çağrıya, Almanya’ya ancak Göbbels olmadığı zaman döneceği karşılığını verir.

1938 sonlarında Alman vatandaşlığından çıkartılır; karısıyla birlikte Amerika’ya geçtiğinde, İspanya iç savaşı Franko’nun zaferiyle sonuçlanmış, Hitler Çekoslovakya’yı işgal etmiştir. Kısa bir süre sonra 2. Dünya savaşı başlar. Amerika’ya sahne yönetmenliği kimliğiyle, Meksika pasaportuyla ulaşan Piscator, orada New School of Social Research’de (Sosyal Araştırmalar Üniversitesi) kurulan tiyatro kürsüsünün başına getirilir. ‘Dramatic Workshop’ adıyla anılan bu kürsünün öğrencileri arasında, Tony Curtis, Tennessee Williams, Arthur Miller, Marlon Brando gibi isimler de vardır.

1948’de bine yakın öğrencisi bulunan bu okulun Stüdyo Tiyatrosu’nda dokuz oyun sahnelenir. Bunlardan en çok dikkat çeken ikisi, ‘Savaş ve Barış’ ile Alman işgali altındaki Fransa’yı anlatmak temel düşüncesine dayandırılan Sartre’ın ‘Sinekler’i olur.

2. Dünya Savaşı bitiminde, 1950’ye gelindiğinde Amerika’da, Amerikan Aleyhtarı Çalışmalar Komitesi çalışmalarını hızlandırmış ve komünist avı başlamıştır. Piscator, Dramatik Atölye’nin yönetimini karısı Maria Ley Piscator’a bırakarak, 1951’de Almanya’ya döner. Ancak mutlu bir dönüş değildir bu. 1949’da, Almanya, Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüştür. Brecht, Doğu Berlin’e yerleşmiş ve Berliner Ensemble’ı kurmuştur. Batı’yı yeğleyen Piscator ise orada pek hoş karşılanmaz. Çünkü bütün tiyatroların yönetiminde hala Hitler döneminin kişileri bulunmaktadır. Önce Berlin dışında küçük kentlerde ve Hamburg’da çoğunlukla klasik oyunlar sahneye koyar. Daha sonraki 11 yıl içinde konuk yönetici olarak Almanya, Hollanda, İsveç, İtalya ve Fransa’da hem klasik hem de modern yazarların oyunlarını yönetir.

1956 Ağustos’unda Brecht’in ölümü üzerine, Doğu Alman hükümeti tarafından anma törenlerine çağırılır. Brecht hakkındaki görüşlerini günlüğüne şöyle not eder : “Epik Tiyatro’yu buldu. Yalnızca sözcüğü; ama – benim tiyatromdaki temel uygulamaları gördükten sonra – kuramı geliştirdi ve oyunlar yazdı. Her şeye karşın daha büyük olan oydu. Sanatı yoluyla bölünme sırasında Almanya’yı temsil edebilen tek adamdı. Bütün sınırların ötesinde etkin oldu. Oyunları batıda da oynanıyor. İnsan ona yalnızca hayran olabilir.”

1957’de Batı Berlin’e yerleşen Piscator, çeşitli tiyatrolarda birçok oyun sergiler. Bunlar arasında en çok dikkati çekenler, Schiller’in ‘Haydutlar’ının yeni bir uyarlaması ve Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’dır. 1960’ta ise, ilk kez bir Brecht oyununu, ‘Cesaret Ana’yı, Kessel’de sahneye koyar. Bunlara karşın, tiyatro çevrelerinde ona karşı bir tutum değişikliği olmaz. Birçokları, Piscator’u sanat yaşamının sonuna gelmiş büyük bir tiyatro adamı olarak görüyorlardır. Bu durum ancak 1962’de büyük oranla değişir. 1962’de ona yeniden Berlin’deki ‘Halk Tiyatrosu’ yönetimi verilir. Piscator yine politik tiyatro taraftarıdır. Rolf Hachhutt’un Papa’ya karşı olan ‘Delege’sini, Peter Weiss’in ‘Takip’ini sahneye koyar ve dünya çapında yankılar uyandırır.

Piscator, 20 Mart 1966’da safra kesesi ameliyatı sırasında beklenmedik bir şekilde hayatını kaybeder.

PISCATOR’UN POLİTİK TİYATROSU

Piscator, tiyatroya, sınıfsız bir toplum gerçekleşinceye kadar savaşmak zorunda olduğuna inanarak başladı.

O’na göre tiyatro bütün sanatlardan daha çok seyirciye politika anlayışı aşılar.    

Tiyatronun konusu politikadır, içinde bulunduğu zamandır. Onun amacı, tiyatroyu propaganda aracı olarak kullanmak, proletaryaya politikayı aşılamak ve tiyatroyu proletarya için yapılan savaşta göze çarpan önemli bir etken yapmak. Öyleyse ‘politik tiyatro’.

Bu tür için, yeni yönetim düzeni gerekliydi ve daha önce de oynanacak yeni oyunlar… Dünya edebiyatının eldeki oyunları Piscator’a yetmiyordu. Aynı düşüncede olan ve proletaryadan yana olan genç yazarları kendine bağladı. Onun için tiyatro çalışması kolektif bir çalışmaydı. Politika konularının tümü; enflasyon, militarizm, Yahudi düşmanlığı, işçilerin durumu, adalet, devrim…

Piscator tiyatroyu politikleştirdi. Aynı zamanda, politikayı tiyatrolaştırdı. Piscator, proletarya savaşını ortaya koymadı. Hem sahnede hem seyirci kitlesi arasında proletarya savaşı zaten vardı. Böylece tiyatro tümüyle kendisi politik bir olaydı.

Piscator, hiç çekinmeden, sahne tekniğinin izin verdiği bütün öğeleri kullandı.

Oyunlarının malzemesini zamanın olaylarından topladı; gazetelerden, politikacıların konuşmalarından, işçilerin sokak gösterilerinden…

Başvurduğu öğelerden biri de filmdi. Film; sahne dekoru olarak da kullanıldı. Sahnede devrim hakkında konuşulurken, arka planda devrim ayaklanmaları gösterildi. Film, çelişme olarak da kullanıldı. Sahnede diplomatlar içki içerek konuşurlarken, arka planda perdede gaddarca savaş sahneleri gösterildi.

Film, geleceği önceden bildirmek için de kullanıldı. Sahnede Çar ailesi daha yaşarken, arka planda perdede kurşuna dizildiler.

Piscator’a, filmin yabancı bir öğe, epik olduğunu öne sürerek çattılar. Ama Piscator için film estetik değil, bir propaganda öğesiydi. Onun için şu vardı: seyircileri çekip koparmak, onları olayların içine sokmak…

Klasiklere de el attı çekinmeden. Onlardan yalnızca devrimci olanları sahneye koydu.

O oyunları aktüelleştirdi. Metinleri değiştirdi.

Faşistler bu davranışın klasikleri değerinden düşürebileceğini göze alarak huysuzlandılar. Çetin tartışmalar ortaya çıktı. Ama Piscator yolundan dönmedi. Brecht’in daha sonraları söylediği gibi “kişi klasikleri değiştirebilir, eğer yapabilirse”.

Piscator bunu becerebiliyordu.               

Eğer seyirci, seçilen seyirci kitlesi değilse, politik tiyatro etkisiz kalır. Piscator’un seyircisi işçilerdi. İşçileri tiyatroya çekmeyi denedi. Onun göze çarpan yönetme gücü, fabrika ve kenar mahallelerde ki ucuz oyun gösterileri, onu başarıya ulaştırdı; işçiler geldi. Tiyatronun bir lüks ve yalnız burjuvazi için bir yer değil, kendi problemlerinin ortaya koyulduğu bir ortam olduğunu kavradılar. Ama ucuz bilet Piscator’un yıkımıydı. Kazandığı para, sahne dekoruna, teknik giderlerine, denemelere yetmedi. Gittikçe daha da güçlenen faşizm, onun tiyatro çalışmasını en sonunda durdurdu.

Ama geçici bir duraklamaydı bu. Devamı 30 yıl sonra gelecekti. Uzun yıllar sonra yaşlı ama dipdinç Almanya’ya dönen Piscator, yeni bir politik tiyatro kurmayı başardı.

Rolf Hochhuth’nun ‘Delege’ oyunundaki teziyle (Papa’nın, Hitler’e karşı gelebilecek durumda olduğunu ve bunu yapsaydı, binlerce Yahudi’nin canının kurtulabileceği görüşü) Alman sofuları kışkırttı.

Piscator, her zamankinden daha huzursuzluk verici olarak yeniden sahnedeydi.

Çalışmalarını Peter Weiss’in ‘Takip’ adlı oyunuyla (toplama kamplarında yapılanları ortaya koyan bir oyun) sürdürdü.

Onun çalışmalarının en etken olan dönemi, Almanya’daki çok önemli siyasal değişimlerle de aynı zamana rastlar. 1920 yıllarında Alman sosyal demokrasisi, yeni gelişen faşizme karşı çıkmaya başladığı zaman, Hitler’in sola kesin olarak hiçbir şans vermeyeceğini anlayan Piscator, Almanya’yı bırakmak zorunda kaldı.

Piscator’un hayatı yazıldığı zaman, yüzyılımızın Alman politik tiyatrosu kendiliğinden ortaya çıkar.

“Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru özellikle Piscator’undur. Bu yöneltme olmaksızın, benim tiyatrom düşünülemezdi” diyor Bertolt Brecht.

Piscator’un politik tiyatrosunda ortaya konulan ilkeler, tiyatronun siyasal bir görev üstlenmesiyle başlar ve Marksist felsefenin tarihsel maddecilik ilkesine dayanarak, tiyatronun sınıf mücadelesine bir silah olarak hizmet etmesini, seyirciyi koşullandırmaların etkisinden kurtararak, yaşamın gerçeklerini doğru bir biçimde algılamasını sağlamayı öngörür.

Ayrıca, tiyatro, siyasal bir görüşü savunan, ortaya koyan bir araç olduğuna göre, konusunu da güncel olaylardan almalı ve seyircisine gerçek belgeler sunmalıdır. Bu ilkeler uygulamada filmle, fotoğraflarla, istatistiklerle, belgelerle olayların akışının sık sık kesildiği bir sunuş tarzı gerektirdi. Böylece, Piscator’un deneyleri birbirini açımlayarak gelişti. Oyunun temposunu hızlandıran, zaman ve mekan sınırlarını genişleten film, projeksiyon, hoparlör gibi anlatım araçlarının kullanılması, eş zamanlı (simultane) sahneler yapılması, döner sahneden, yürüyen bantlardan yararlanılması, sahne mekanizmasının önemini alabildiğine arttırdı. Durmadan geliştirilen, denenen sahne düzenlemeleri, teknik yenilikler ve hareket sanki bu tiyatronun simgesi olmuştu.

Piscator, Brecht’in ölümünden sonra 1960’da sergilediği Cesaret Ana’yı sahnelediğinde, onunla ayrımını şu örneklemeyle ortaya koyar: “Görüşlerimiz oldukça farklıdır. Bütünlük kavramı anlayışımız değişik. Kardeşim Brecht, insan yaşamının ve tavrının önemli ayrıntılarıyla ilgilenir, ben politik bir problemi bir bütün halinde sunmayı yeğlerim. Cesaret Ana için, zaman dışı bir figürdür denebilir. Ve oyunda, politik olandan çok bu anonim figürün politik tavrı önem kazanır. Bu yüzden ben, Cesaret Ana’yı Otuz Yıl Savaşları içersine oturtarak daha tarihsel bir portre oluşturmaya çabaladım…”

Piscator’la Brecht arasında özde ve sunuşta ortaya çıkan bu ayrım, tarihsellik anlayışında da yansır. Piscator’un seyirciyi bir politik yargıya inandırmak amacıyla sahnenin üzerine tarihi yerleştirdiği yerde, Brecht’in sahne ile seyirci arasındaki özdeşleşmeyi ortadan kaldırarak, sahneyi ve seyirciyi tarihin içerisine yerleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Bu ayrılıklar bir yana bırakılırsa, Brecht’le Piscator, kuramsal olarak birbirine herkesten daha yakındır.

Sonuç olarak denebilir ki; politik çalışmaların ve politik gerilimlerin yoğun olduğu bir dönemde ve yerde uğraş veren Piscator’un çalışmaları ve ortaya attığı ‘’Politik Tiyatro’’ kavramı, tiyatronun politikleşme sürecinde güncel etkinliğini arttırma yolunda en önemli çabalardır.

John Willet’in deyişiyle, “Eğer politik bir sanata sahip olacaksak, bu en azından Piscator’un ortaya koymuş olduğu sorunlarla yüz yüze gelebilecek kadar güçlü ve olgun bir sanat olmalıdır.”

 

Alıntılar:

1.            Politik Tiyatro (Erwin Piscator)

2.            Tiyatro Dergisi (1976)

Bilge Can Göker